13 Kasım 2011 Pazar günü Suriye’de başkent Şam, Halep ve Lazkiye’de bir araya gelen Baas rejimi yanlıları, rejim lehinde gösteri yaptılar. Ancak bir süre sonra bu göstericiler grubu bir “güruh” haline gelerek Türk Büyükelçiliği ile diğer iki şehirdeki Türk konsolosluklarına saldırdılar. Üstelik Türk Bayrağı’nı yakma yanlışlığını da yaptılar. Oysa bu insanlar, kuzey komşuları Türkler için bayrağın ne kadar kutsal ve önemli olduğunu bilmektedirler.
Burada sorulması gereken; acaba Suriyeli rejim yandaşlarını Türk Bayrağı’nı yakmaya kadar götüren sebepler nelerdir? Acaba bu göstericiler içerisinde Türkiye-Suriye ilişkilerini “çatışmaya” taşıyacak provokatörler var mıdır? Bu yazıda Bu sorulara cevap vermeye çalışıldı.
Suriye’deki gelişmelerle ilgili değerlendirmelerinin ana hatları şöyle idi:
Arap Birliği; Birliğin üyesi Yemen, Bahreyn, Umman ve Sudan gibi ülkelerde de göstericilere yapılan katliam ve baskıları görmezlikten gelirken, Suriye’ye karşı çifte standart uyguladı. Bu sebeple Suriye yönetiminin göstericilere karşı ateş açması yanlış, ancak Arap Birliği’ne “ABD’nin istediğini yaptınız!” şeklindeki feryadı doğruydu.

Türk Büyükelçiliği’ne ve konsolosluklarına yapılan saldırı kabul edilemez iken, bu hareketlerden kısa bir süre sonra özür dilenmesi ise uygun olmuştur. Ancak, görünen o ki, Suriye’de Baasçılar dünyada en fazla Türkiye’den nefret eder hale getirilmişlerdir. Bunun sebeplerinin analizine ihtiyaç vardır. Bu nefretin gerekçeleri, Suriyelilerin penceresinden bakılacak olursa (empati yapılacak olursa), kabaca şöyle düşünülebilir:
a. Ağustos 2011’de “Sömürge Valisi gibi” Şam’a giden Dışişleri Bakanı Davutoğlu, dönüşü sonrası Suriye isteklerimizi yapmayınca, bu en çok övünülen “stratejik ortak”la ipleri koparma yoluna gitmiştir.
b. Bu tarihten sonra Türkiye, evvelce karışmadığı Suriyeli muhaliflerin İstanbul’da “Ulusal Konsey” kurmalarına izin ve hatta onlarla görüşerek destek vermiştir.
c. Başbakan R. Tayyip Erdoğan, BM Genel Kurulu’ndan dönüşünde 26 Eylül 2011’de, bir soru üzerine Suriye Cumhurbaşkanı Esad için “Bize yalan söyledi!” dedi. Bu bir ülke devlet başkanına ve devlet adamına, bir diğer devlet adamının söyleyeceği ve sözünü kamuoyu ile paylaşabileceği bir fiil olmamalıydı. Etkisi derin yaralar bırakabilirdi. Anlaşıldığı kadarıyla da bırakmış!
ç. Özel Suriye Ordusu (ÖSO)’nun komutan ve subayların Hatay’daki sığınaklarda barınmalarının yanı sıra, buradan Suriye’deki silahlı muhalefeti yönlendirmelerine de ses çıkarılmamıştır.
d. Yaygın bir şekilde Türkiye’den Suriye’ye silah sevk edildiği propagandası yapılmaktadır. Bu propagandayı yapanlar da, her ne hikmetse, kendileri Suriye’ye askeri müdahale yapmayı düşünmeyen ülkeler (İngiltere, Fransa ve ABD gibi)’dir.
Sadece bu kadarcık gerekçe bile, Suriye yönetimi tarafından “Dost ve stratejik ortak Türkiye, bir de düşman olsa daha ne yapabilirdi?” şeklinde sorgulanmaktadır.
Suriye coğrafyası, bundan böyle Türkiye aleyhinde her türlü provokasyonun odağı haline gelebilir. Hatta Türkiye’yi Suriye’ye saldırtmak için, Suriye dışı fitne odakları tarafından PKK ya da bir başka terör örgütü Türkiye’de terör faaliyetlerinde bulunabilir. (Türk Büyükelçiliğine tecavüz edenler arasında provokatör olması da kuvvetle muhtemeldir.) Bu tip örtülü hareketleri İngilizlerin yakın bir zamana kadar Irak’ta yaptıkları bilinmektedir…
Dışişleri yönetimi, “kraldan çok kralcı” bir tutumla, Türkiye’yi Suriye’ye karşı en şiddetli hareket eden ülke haline getirdi. Bu ise, Türkiye’nin geleneksel “Yurtta sulh, cihanda sulh” politikasından farklı ve biraz Atlantik ötesinin “dümen suyunda” gibi gözüken bir politikaya benzemektedir.
İran’a karşı da bir başka oyun sahnelenmektedir. Türkiye bir yıl içerisinde dış politikada İran’a karşı da bir “U” dönüşü yaptı. Bunun izahı mümkün değil. Zira Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Arap Birliği ile “işbirliği” içerisinde hareket etmesi anlaşılır gibi değildir. Bunun anlamı Türkiye’nin de çifte standart uygulamakta olduğudur.
Üstelik mazlumların ezildiği “Büyük Ekonomik Güç” Çin gibi ülkelere kafa tutamamazlık da değil mesele. Arap Birliği’nin üyeleri Yemen, Bahreyn, Umman gibi ülkelerde göstericiler katledilirken, Arap Birliği’ne dönüp de; “Suriye konusunda haklısınız! Ancak bu ülkelerdeki insanlar da Allahın kulu değil diyemeyen bir anlayış var.
Keza, Uluslararası Mahkeme’nin kararıyla mahkûm olan Sudan’da 400 bin kişinin katline sebebiyet veren el-Beşir’e kucak açan bir zihniyetin Suriye’deki insanları düşündüğünü söylemesi inandırıcı değildir. Buna birileri çıkıp da “Reel politika!” derse, kimsenin inanmayacağını bilsin!
Sonuç
Türk Bayrağı’nın yakılmasının hesabı sadece Suriye’den sorulmamalı, Suriyelileri bu öfke seline iten sebepler aranıp bulunmalı ve onarılmalıdır. Ancak, bundan böyle Suriye’deki Türk unsurlarına en ufak bir zarar gelmeyecek şekilde önlem alınması ve aldırılması sağlanmalıdır.
Suriye’deki gelişmeler hemen hiçbir Türk’ün hoşuna gitmemektedir. Ancak, Suriye de netice itibariyle Suriyelilerindir Arap Yarımadası’ndaki ülkelerden Yemen, Bahreyn ve Umman’da da kan gövdeyi götürürken ve göstericiler üzerine güvenlik güçleri ateş açarken, nasıl bu ülkelerdeki sorunlar Türkiye’nin “İç Meselesi” değilse, Suriye’deki de değildir. Dış politikada öfkeye değil, akıl-mantık ve sağduyuya yer vardır. Ancak görünen o ki, Türkiye’nin aklı Atlantik ötesinin dümen suyuna takılmış gibidir.
Türkiye’nin, Suriye’ye silah sevk ettiği yönündeki iddiaları da çürütmesi gereklidir. Türk dış politikasında böylesi bir ihtimale inanılmamaktadır. Ancak, iddiaları yalanlamak için adım atılmadığını görmek de şaşırtıcıdır!