Türkiye Suriye politikasında “sıfır sorun”dan 180 derece farklı ve tam bir açmaza doğru dalmaktadır. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun AKP iktidarı döneminde pek sevilen ve kullanılan Amerikanvari reklamlarla “söylem ve slogan” temelli, gündem yaratıyormuş, gündem belirliyormuş havasındaki dış politika anlayışı giderek “dolu olmadığını” göstermeye başladı.

Aslında AKP’nin iktidar olduğunda Türkiye’nin “stratejik ortağı” konumunda iken, AKP döneminde “Kırmızı Kitap”a tek “düşman” olarak sokulan İsrail’in Cumhurbaşkanı Şimon Peres Davutoğlu’nun serdümenliğindeki dış politikamız için “Türkiye, etrafına gülücükler dağıtarak dış politika yaptığını zannediyor!” demişti. Muhtemeldir ki bu ifade, özellikle Davutoğlu’nun devamlı mütebessim ifadesi için kullanılmıştı.
Gelinen günde ise Davutoğlu’nun o alışıldık yüzünün yerini asık bir ifade kapladı. Herhalde işler iyi gitmeyince, ya da “Dış politikanın yasaları” gülücükle değiştirilemeyince ve Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın Ocak 2011’de söylediği ve “Dış Politika Karikatür Kitaplarına” girebilecek “Dış politika beden dili ile yapılır!” ifadesine itibar edilmeyince, bu asık suratın sık sık görülmesi mukadder hale geldi.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Şam Ziyareti Bir Fiyasko mu?
Muzaffer bir komutan edasıyla 9 Haziran 2011’de Şam’a yola çıkan Davutoğlu, daha ilk şoku karşılama esnasında yaşadı. Bu kez daha öncekiler gibi “Devlet başkanları” gibi değil, dışişleri bakanı gibi ve çok daha mütevazı protokol kuralları ile karşılandı. Bunun için de suçluyu Suriye’de aramaya gerek yoktur. Bakan Suriye’ye gitmeden önce Başbakan Erdoğan, “Suriye’deki gelişmeler bizim iç meselemizdir!” dedi. Bu ifade dünya basınında “Türkiye (ya da) Erdoğan Suriye’yi tehdit etti!” başlığı ile verildi. Bunu Suriye’nin de farklı algılaması düşülemezdi… Üstelik Davutoğlu’nun sadece Türk yöneticilerinin değil ABD’nin de “mektuplarını taşıdığı” ileri sürüldü ve Türk basınında da yer aldı.
Nitekim ziyarete pek önem vermediği anlaşılan Esad ve Baas rejimi, Davutoğlu Esad’la mırra (Suriye kahvesi) içerken, gene Hama dâhil birçok yerde direnişçilere karşı ateş açmayı ve baskıyı sürdürdü.
Ziyaret sonrası Davutoğlu Samimi bir ortamda geçtiğini söylediği görüşme hakkında kamuoyu “dış basından” beslendikten sonra bazı ayrıntıları verdi. Bir bakıma Suriye’ye belirli bir süre (birkaç günle sınırlı olacak şekilde) verildiği, bu süre sonunda da sivil halka karşı mezalim devam ederse “Sen bilirsin!” dendiği anlaşıldı.
Ziyaretten bir gün sonra bile Esad kuvvetleri Hama’ya girmişti. Davutoğlu Şam Büşükelçisini arayarak, Hama’yı bile kontrol ettirdi. Ama büyükelçi çekildikten sonra tankların tekrar kente girdiği ileri sürüldü.
Daha sonraki günlerde de Humus, İdlib, Deyri Zor ve nihayet 13 Ağustos 2011’en itibaren Lazkiye de tank ve denizden de askeri gemilerin top atışlarına maruz kaldı. Yani Davutoğlu Şam’a boşuna gitmişti. Bazıları için bu ziyaret bir “Fiyasko” olarak da nitelendirilebilir. Esad’la görüşmesinden 6 gün sonra havlu atan Davutoğlu, “Sözün bittiği yerdeyiz!” dedi. Peki, söz bitti de, şimdi ne yapılacak? Bu konuda Türkiye’nin belli ki bir hazırlığı yok gibi.
Söz Bitti ise Neler Yapılabilir?
Görüldü ki Esad ve Baas rejimi ne dünya kamuoyunu, ne de “strateji” kelimesi enflasyonunun yaşatıldığı 8 ay öncesine kadar “Stratejik Ortağı” Türkiye’yi dinlemeyecek gibidir. O halde “söz de bittiğine” göre, şimdi Suriye’ye neler yapılabilir?
Baas rejimini dize getirebilmek için üç seçenek vardır:
1. BM Güvenlik konseyi kararı ile hafifinden başlayarak ekonomik yaptırımlar uygulamak. Bunun için daimi üyelerden Rusya ve Çin’in veto etmemesi çok önemlidir. Ancak, yaptırımlar ağırlaştıkça Rusya veto kartını kullanabilir. Şu ana kadar özellikle AB ülkeleri petrol ve doğalgaz gibi enerji konusundaki yaptırımın daha etkili olacağında ısrarcıdırlar.
2. Askeri müdahale yapacakmış gibi hazırlık yapmak. Bunun en tipik örneği de 1998 Sonbaharında Türkiye tarafından sergilendi. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, Eylül 1998’de Reyhanlı/Hatay’daki konuşması ile Suriye yönetimini adeta tehdit etmişti. PKK elebaşısı ya Türkiye’ye teslim edilmeli, ya da Suriye’den çıkarılmalı ve Suriye artık Türkiye’ye karşı teröre destek vermeyi bırakmalıydı. Suriye bir süre olayı hafife alınca, Gaziantep bölgesine askeri birlikler kaydırılmış, Doğu Akdeniz’de Türk Deniz Kuvvetleri de Suriye limanlarına abluka uygulamak üzere hazırlıklara başlamış, hatta amfibi harekât hazırlığı dahi yapılmıştı.
Bugün ise, bunu tek başına Türkiye’den beklemek yerine, gene BM Güvenlik Konseyi’nin kararına uygun şekilde Suriye limanlarına “abluka” uygulayarak gerçekleştirmek mümkündür. Ama gene de Rusya ve Çin’in “Evet!” demesi ve abluka uygulayacak ülke gemileri bulmak gerekecektir.
3. Fiilen Suriye’ye askeri müdahale. Bu müdahale Libya’daki gibi sadece hava harekâtı ile yapılırsa, etkisi uzun bir süre hissedilmeyecek, bölge halkı ızdırap çektikçe müttefiklere kızacaktır. Ayrıca, bu tip bir askeri müdahaleye Rusya ve Çin’in yanında AB ülkeleri de “Evet!” demeye hazır değildir. Hatta genellikle bu tip konularda en önde giden ABD’de askeri müdahale konusunda bir istek ve kararlılık mevcut değildir. Zira ABD halkı Başkan Barack Obama’yı seçerken, “Amerikan askerleri yurda dönecek!” diye söz almıştı. Ancak geçen süre içerisinde Irak’tan ala çıkılamadı. Afganistan’a ilaveten Libya’da da askeri harekât yapılıyor. Suriye’ye bir askeri müdahale ile Obama’nın 2012 Başkanlık seçimlerinde adeta “ipi çekilmiş” olur.
AB de ekonomik krizler sebebiyle bu tip bir müdahaleye karşıdır. Rusya ise, Libya’ya askeri müdahale sırasında yapılanları “kendisini aldatmak!” olarak tanımlamakta ve Suriye’ye askeri müdahale konusunda son derece katı bir tutum sergilemektedir.
İşin ilginç yanı, Esad ve Baas rejimi de tüm yukarıda özetlenen hususları bilmekte ve BM’den Suriye aleyhine bir kararın çıkmasının kolay olmayacağı görüşündedirler.
Bu arada İspanya’dan yarım ağız bir sığınma talebi karşılanan Esad’ın nereye gideceği de bilinmemektedir. Esad’tan reform istemek demek, “Cumhurbaşkanlığını bırak!” demektir. Bıraksa dahi, yeni yönetimin yarın, dökülen kanların hesabını sorması halinde Esad ne yapacaktır? Aslında muhalif liderlerle bu konunun pazarlığı yapılmalıdır.
Sonuç
Suriye’deki gelişmeler, ne yazık ki Türkiye’nin pek de istediği gibi gitmemektedir. Üstelik hem iç kamuoyuna, hem de dışarıya büyük ümitler vaat eden söylem ve sloganlar hiçbir işe yaramamış görünmektedir. Bundan sonra “ortak akıl” esas alınmalı, TBMM ve en azından grubu bulunan ve yemin etmiş partilerle istişarelerde bulunulmalı, yanlışlıklar üzerinde ısrar etmemelidir.
Suriye’ye askeri müdahale son seçenek olmalı, ancak burada bile “Cezayir” örneği unutulmamalı, bu müdahalenin mümkünse diğer “Arap birlikleri” ile birlikte yapılması düşünülmeli, “Haçlı ordusunda Türk ordusu!” yanlışlığı yaşanmamalıdır.
Türkiye, her halükarda Suriye’ye yapılacak her türlü girişimin içerisinde bulunmalı, müdahaleler sonunda “masa”da olmalı, Türkiye aleyhine gelişebilecek hususlara izin vermemelidir.
Suriye’yi ikna konusunda Rusya faktörünün kullanılması unutulmamalıdır.
Suriye’den artan sayıda gelen sığınmacı ya da mültecilerin ekonomik yükü sadece Türkiye tarafından karşılanmamalı, bunun için hem BM fonları, hem de İslam Konferansı ile Arap Birliği fonlarının devreye girmesi planlanmalıdır.