İsrail’in 31 Mayıs 2010 sabahı sabah alacakaranlığında “sivil” ve insani yardım malzemesi ile insani yardımda bulunacak 32 ülkeye ait insanları Gazze limanına taşıyan, konvoydaki Mavi Marmara isimli sivil gemiyi silahlı saldırısı üzerinden geçen birkaç gün içerisinde olay iyice netleşti. Taşlar yerine oturdu.
Konu ile ilgili daha önceki yazılarda, “Geliyorum!” diyen felaket karşısında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreterliği, BM İnsan Hakları Komisyonu ve Türk Dış İşleri Bakanlığı’nın olaya adeta seyirci kaldığından söz etmiştik. Zira bir tarafta ısrarla gemilere el koyup denetleyeceğini ısrarla söyleyen “Hukuk tanımaz” İsrail, diğer tarafta ise ısrarla “Rotamız doğrudan Gazze limanı!” diyen İnsani Yardım Konvoyu heyeti vardı. Bu zıtlaşma sebebiyle çatışma kaçınılmazdı. Sonuçta beklenen çatışma hukuk nedir bilmeyen, ya da hukuku sadece kendi çıkarları doğrultusunda düşünen İsrail’in insanlık tarihine kara leke gibi yazdığı bir biçimde gerçekleşti. Uluslararası sularda ve görüş şartlarının kısıtlı bulunduğu sabah alacakaranlığındaki İsrail askerlerinin müdahalesi, hiçbir şekilde hukuken bağışlanabilecek bir hareket değildir.

İşin ilginç tarafı, İsrail’in kurulduğu günden beri artan hukuk tanımaz fiillerini BM Güvenlik Konseyi’nde göğüsleyen ABD, bu saldırı öncesinde İsrail’i çeşitli kanallardan, müdahale etmemesi yönünde ikaz etmiş olmasına rağmen,
[1] ABD’yi de “takmayan” İsrail, düşündüğü gibi hareket etti.
Olay öncesi felakete seyirci kalan Türkiye, neredeyse devletin tüm üst düzey görevlilerini bu olayla meşgul ederek, en azından kötünün iyisini yapmaya çalıştı. Türkiye’nin isteği ve ısrarıyla BM Güvenlik Konseyi aynı günün akşamı toplandı. İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) de yakın bir tarihte (6 Haziran 2010) toplanıyor. Türkiye krizi önleyemedi, ancak kriz yönetiminden geçer not aldı. Kuşkusuz bu kriz yönetiminde Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden de İnsani Yardım Konvoyu içerisinde yardımsever siyasetçi ve insanların bulunmasının büyük rolü vardı. Zaten AB de olayla birlikte büyük reaksiyon göstererek İsrail’i kınadı.
[2]
BM Güvenlik Konseyi İsrail’i kınadı. Ancak ABD, ilk tepkisinde “Ölenler için üzüntülerini bildirmek”le yetindi. Bu konuda İsrail medyasının olayları çarpıtan ve tam bir yanlış bilgilendirme (dezinformasyon) faaliyeti etkili oldu. Saldırı sonrası diplomatik tepkileri göğüslemek isteyen İsrail hükümeti ve ordusu, dünya radyo ve televizyonlarında olayların nasıl geliştiği konusunda kendi kurguları doğrultusundaki çekimleri anlatmak için seferber oldular.
[3] Bu çalışmaları Avrupa’da geçer not alamaz iken, ABD’de etkili olabildi.
Ancak daha sonra Avrupa basınını da izleyen bazı Amerikan gazetecileri gelişmeyi daha gerçekçi görme fırsatını buldular ve ardından da İsrail’i “korsanlık” yapmakla bile suçladılar. Bunlardan biri de
Los Angeles Times gazetesinin İsrailli olduğu belirtilen yazarlarından David Grossman olup, anılan yazar konuyla ilgili yazısında “Bu suçu haklı gösterecek ya da temize çıkaracak hiçbir izahat bulunmadığı ve İsrail hükümeti ile ordusunun aptalca eylemlerine hiçbir gerekçe sunulamayacağı!” yorumunda bulundu. Bu ve benzer değerlendirmeler ABD basınında artarak devam etti.
[4]
Daha sonra Türkiye’nin biraz da içerdeki kamuoyunun baskısıyla artan diplomatik atakları sonucunda İsrail’in Ashdod’daki askeri limana götürdüğü yaralı ve diğer “tutuklu” insanlar 02 Haziran günü Türkiye’ye getirildi. Bu fiilin nispeten erken tarihte gerçekleşmesinde Türkiye’nin diplomaside hatırladığı etki yararlı oldu. Hillary Clinton’la görüşen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “Vatandaşlarımızı bırakmazsanız Netanyahu’dan başlayarak İsrailli yetkilileri Türk mahkemelerinde yargılarız” dedi. Bu konuşmadan sonra Başbakan R. Tayyip Erdoğan da ABD Başkanı Barack Obama ile telefon görüşmesinde aynı kararlılığı vurguladı.
[5] Bu konuda Türkiye’nin özellikle ABD nezdindeki kararlılığı ve ABD’nin İsrail üzerindeki baskısı etkili oldu.
4’ü Türk 9 ölüm ve 20’nin üzerinde yaralanmanın yaşandığı bu üzücü olay sonucunda, olayın siyasi, ekonomik, insani ve ahlaki yönleriyle değerlendirme yapma mecburiyeti ortaya çıktı.
Gazze Konvoyuna Saldırı Sonrası Kazananlar
HAMAS: Her ne kadar İnsani Yardım Konvoyu Gazze limanına ulaşamasa da, Gazze Şeridi’ni 2007 yılından itibaren “esir” alan ve Filistin meşru devleti ve Cumhurbaşkanı ile de anlaşamayan HAMAS, kazananların başında geldi. İsrail’in bu affedilmez hatası, bir anda Gazze Şeridi’nde 2007’den itibaren uyguladığı ablukayı, sanki sadece “masum insanlara” yapıyormuş gibi algılama yarattı. Yani HAMAS’ın Gazze Şeridi’ndeki hakimiyeti ve buradan zaman zaman İsrail yerleşim bölgelerine ateşlediği füze saldırılarını unutturdu. HAMAS’ın hem dünya kamuoyunda desteği arttı, hem de Gazze Şeridi başta olmak üzere, Filistin halkı içerisinde etkinliğini artırdı. Kuşkusuz bu gelişme üzerine el-Fetih ve Mahmut Abbas prestij kaybetti.
İRAN: Uranyum zenginleştirme ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK)’nun denetimlerine zaman zaman karşı çıkan İran, son zamanlarda ABD’nin sürüklediği P5+1 (BM Güvenlik Konseyinin Daimi ülkeleri ve Almanya) ülkelerinin üzerindeki baskıyı hafifletebilmek için önemli bir fırsat yakaladı. İsrail’in saldırganlığını ve nükleer silahlarını bölgede fütursuzca kullanabileceğini ileri süren bir çıkış yapan İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, böylece İsrail’in saldırganlığının gölgesinde manevra sahası buldu. Bundan böyle Orta Doğu’da saldırgan İsrail’i korumaya çalışan ABD’nin, İsrail’e “dokunmadan” İran’a yüklenmesi kolay olmayacaktır.
[6]
MISIR: Aslında Gazze Yardım Konvoylarından ilki Ocak 2010 içerisinde “Filistin’e Yol Açık” adıyla yola çıkarak önce Mısır’ın el-Ariş limanına intikal etmiş, oradan Mısır’ın çıkardığı binbir güçlük sonunda Refah sınır kapısından Gazze Şeridi’ne ulaşmıştı.
[7] O tarihten sonra bu tür insani yardım konvoylarına kapılarını kapatan Mısır, İsrail’le kötü olmadan ve İsrail’in itiraz şansının kalmadığı bir esnada Refah kapısını açarak Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilere nefes alma imkanı tanıdı. Hem onlara mal sattı, hem de başta Filistinliler olmak üzere, tüm dünyanın olumlu bakışını topladı. Muhtemeldir ki içerideki “Müslüman Kardeşler”in de ateşini dindirdi
Gazze Konvoyuna Saldırı Sonrası Kaybedenler
BM Genel sekreterliği ve İnsan Hakları Komisyonu: “Geliyorum!” diyen felaket karşısında reaksiyon göstermeyen, adeta seyirci kalan BM Genel Sekreteri Ban Ki-Mun, olay üzerine “şok” olduğunu söyledi.
[8] Benzer bir tepki de BM İnsan Hakları Komisyonu’ndan geldi. Olayı baştan sona seyreden BM’nin “ücretli memurları” güvenilirliklerini yitirdiler.
İSRAİL: 27 Aralık 2008’de başlattıkları ve 18 Ocak 2009’da sona eren Gazze Şeridi’ne silahlı saldırı sonucunda tüm dünya kamuoyunu aleyhlerine çevirmeye başlamışlardı. Zaten daha sonra BM İnsan Hakları Komisyonu’nun “Goldstone Raporu” olarak bilinen inceleme sonucu raporunda da İsrail suçlu bulunmuştu.
[9]
Gazze Şeridi saldırısı sonrasında yapılan genel seçimler ve ardından Benyamin Netanyahu hükümetinin kurulmasıyla, İsrail-AB ve İsrail-ABD ilişkileri, İsrail’in kurulduğu tarihten itibaren hiç yaşanmayan şekilde limonileşti. Hele de bu hükümetteki radikal milliyetçi Dışişleri bakanı Avigdor Liebermann’ın varlığı ile İsrail hükümetinin ABD ve AB istekleri doğrultusunda “İki devletli çözüm” modeline yanaşmaması, hatta bu iki gücün “Batı Şeria’da yeni yerleşim yeri açmama” tavsiyesine uyulmaması, limoniliği soğukluğa bırakmıştı.
[10]
Tüm dünyada İsrail karşıtı bir hava yaratan gelişme karşısında Obama, İsrail’in “tarafsız” bir soruşturma komisyonu kurmasını, bu komisyona da bir ABD gözlemcisi katılmasını İsrail başbakanı Netanyahu’ya tavsiye etti. Ancak Netanyahu bu öneriye hemen “Evet!” diyemedi. Zira, hükümetinin Savunma Bakanı, aynı zamanda koalisyonun İşçi partisi Genel başkanı da olan Ehud barak’tır. Barak’la uzlaşmadan bunu kabul edememiştir.
[11]
Bu son hareket, tüm dünyada, özellikle de AB ülkelerinde büyük yankı buldu. Başlangıçta temkinli olan ABD medyası, hatta İsrail’in kendi muhalif basını, “Operasyona onay veren kabinedeki 7 budala bakan burunlarının ucunu göremiyor. Bu yenilginin hesabını kim verecek?”
[12] diyerek, kendi hükümetini beceriksizlikle suçladı. İsrail, zaman içerisinde şeffaf bir şekilde haklılığını ortaya koyan bir soruşturmada aklanamazsa, meşruiyetiyle ilgili kuşkular ve ardından da tepkileri göğüslemekte büyük bir sıkıntıya uğrayacaktır. Zira, Türkiye gibi bölgedeki tek hasmane olmayan, hatta 1996 tarihli “Savunma Eğitim İşbirliği Anlaşması” ile neredeyse “müttefik” gibi algılanan Türkiye ile de bağları koparmış durumdadır. Yani İsrail, “Bindiği dalı kesme” yanlışlığı yapmıştır. Üstelik Türkiye ile ekonomik bağlamdaki ilişkileri de büyük ölçüde hasar alacak, özellikle İsrail yararına olan ortak tatbikatlar sona erecektir.
ABD Başkanı Obama ve Yönetimi: Arap-İsrail sorununa büyük önem veren, bu maksatla bölgeye Gordon Mitchell’i “Özel Temsilci” tayin eden Obama yönetimi ile İsrail’in arasına yeni bir engel daha girdi. Başkanlık koltuğuna oturmadan önce İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki saldırısı üzerine “karizması çizilen” Obama, bu son olayla da özellikle İslam dünyasında büyük bir imaj kaybına uğradı. Bu kayıp, ABD’de İsrail’e karşı duyulan hoşgörünün azalmasına sebebiyet verebilir. Tabii ki, ABD’de basına hakim Musevi patronları ve köşe yazarları aşılabilirse…
Türkiye: Türkiye, her ne kadar kriz başladıktan sonra bu krizi biraz da AB’nin olumlu çizgisiyle hasarsız atlatmış görünse de, her türlü provokasyona açık İnsani Yardım konvoyu’nun “Saldım bayıra, mevlam kayıra!” şeklinde, bile bile İsrailli çılgınların kucağına atılmasında ev ödevini yerine getirememiş, Dışişleri Bakanlığı da BM Genel sekreteri gibi sadece seyretmiştir. Bu hareketi “İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı (İHH)’nın bir sivil toplum örgütü olduğu ve anılan örgütün yardım istemediği söyleminin arkasına saklanarak gizlemek mümkün değildir.
Neticede krizin yaşandığı andan itibaren Türkiye’de neredeyse tüm üst düzey yöneticiler ve bürokratlar ülkenin kalkınmasına yönelik öncelikleri bir tarafa bırakarak, tüm enerjilerini bu olay üzerinde harcadılar. Bu zamanı toplayıp, maaşlarının saat birimiyle çarpsanız, ödenmesi çok büyük meblağlar ortaya çıkacaktır. Oysa, bu çatışma çıkmadan da bu olay önlenebilirdi. Nasıl mı? Çok basit: tıpkı Somali’deki aç insanlara BM’nin gönderdiği yardım gemilerine korsanların saldırısını önlemek için bölgede görev yapan uluslararası kuvvetlerin var olmasını sağlayarak. Yani içinde 2008 sonundan beri bir Türk firkateyninin de görev aldığı Görev Kuvveti 15, AB’nin Atalanta Harekatı
[13] vb gibi unsurların örnek olduğu, BM şemsiyesi altında bir kuvvetle bu felaket önlenebilirdi.
Kriz sonrasında olayı “Öldüklerine değdi!” şeklinde değerlendiren köşe yazarlarının bulunması çok hazindir. Bunu bir de ölenlerin yakınlarına sorunuz. Ya da yaralananların kendilerine… Ancak şurası bir gerçek ki, İsrail’in bu kural tanımaz saldırısı ile tüm dünyanın dikkati yeniden Gazze Şeridi üzerine çekilerek, ablukanın kalkması için baskılar arttı.
Türkiye, şayet bu olay öncesi “koruyucu hekimlik” örneğindeki gibi bir diplomatik önlem alabilmiş olsaydı, İsrail-Arap çatışmasının içerisine bu kadar çekilmemiş olacaktı. Keza, İsrail’le ilişkiler bozulmayacağı için yıllık 350 bin-500 bin civarındaki İsrailli turist ürkütülmeyecekti. İsrail’le yaklaşık 3 milyar dolarlık (aşağı yukarı eşit düzeyde karşılıklı ticaret) zarar görmeyecekti. Tabii ki, Arap-İsrail çatışmasında “tarafsızlığı” gene de korunmuş olacak ve muhtemelen bu konuda arabulucu rolüne yeniden kavuşabilecekti. Bundan sonra Türkiye’nin Arap-İsrail çatışmasında masaya oturması pek mümkün değildir.
1990’lı yıllarda PKK terör örgütünün tasfiyesi için İsrail gizli servislerinin önemli istihbarat desteği vardı. Bu destek Ocak 2009’da Gazze ‘de yaşanan “One minute!” olayından sonra aksadı. Bundan sonra tamamen kesilecektir. Oysa İsrail’in hem PKK içerisinde, hem Irak’ın kuzeyinde, hem Suriye’de, hem de Türkiye’nin Irak sınırına yakın bölgelerde, hatta İran’da bile PKK pakında bilgi verebilecek kaynakları vardı…
Sonuç
İsrail’in İHH önderliğindeki 32 devlete ait insanlarla Gazze’ye yönelik konvoya saldırısı en çok İsrail’e, ardından da Türkiye ve Obama yönetimine hasar verdi. Türkiye, krizi önleyebilecek iken, önlemedi. Kriz sonrası çıkışı ile İsrail’i köşeye sıkıştırmada önemli rol oynadı. Ancak, bunlar iç politikaya yönelik çabalar gibi algılandı. Oysa 9 kişi ölmeyebilir, Türkiye tüm enerjisini günlerce bu tip bir kriz için heba etmeyebilir, küresel krizden çıkış aşamasında az da olsa önemi olan İsrail’le ekonomik ilişkilerinden gelen maddi kayıplara uğramayabilirdi…
[1] Scott Wilson, Glenn Kessler, “U.S. urged Israel to use caution and restraint with aid boats heading to Gaza” 03.06.2010, http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2010/06/02/AR2010060200858.html
[2] AB ve diğer kurumların olaya karşı reaksiyonlarının ayrıntıları için bkz: Güven Özalp, “Dünya Ayağa Kalktı”, 01.06.2010, http://www.milliyet.com.tr/dunya-ayaga-kalkti/dunya/haberdetay/01.06.2010/1244998/default.htm
[3] Metin Güneş, “İsrail Medya ile Adeta Savaştı!..” 02.06.2010, http://www.cnnturk.com/2010/dunya/06/02/israil.medya.ile.adeta.savasti/578571.0/index.html
[4] “Türkiye Hamas’tan Daha Tehlikeli”02.06.2010, http://www.cnnturk.com/2010/turkiye/06/02/turkiye.hamastan.daha.tehlikeli/578594.0/index.html
[5] “Türk Mahkemelerine Hesap Verirler”,
Milliyet, 03.06.2010.
[6] “Saldırı İran'a yarayacak”, Milliyet, 02.06.2010.
[7] “Gazze Konvoyu’na Polis Müdahalesi”, 05.01.2010, http://www.sabah.com.tr/Dunya/2010/01/05/gazze_konvoyuna_polis_mudahalesi
[9] Ayrıntılar için bkz: Celalettin Yavuz, “BM İnsan Hakları Komisyonu Kararı: ‘Suçlu’ Bulunan İsrail’e de Dokunuldu”, 19.10.2009, TÜRKSAM web sayfası, http://www.turksam.org/tr/a1828.html
[10] İsrail-ABD ve İsrail-AB ilişkilerinin aldığı seviyeyi görmek için bkz: Celalettin Yavuz, “İsrail - ABD İlişkileri: Kadim Dostluğundan Gerilime Doğru mu?”, 17.03.2010, TÜRKSAM web sayfası, http://www.turksam.org/tr/a1948.html
[11] Amos Harel, Barak Ravid, “Obama: Let Israel probe Gaza flotilla raid with U.S. observer”, 03.06.2010, http://www.haaretz.com/print-edition/news/obama-let-israel-probe-gaza-flotilla-raid-with-u-s-observer-1.293853
[12] “İsrail Basını: 7 Budala Bakan”, 02.06.2010, http://www.posta.com.tr/dunya/HaberDetay/Israil_basini__7_budala_bakan.htm?ArticleID=31801
[13] Somali sahillerindeki anılan harekat hakkında ayrıntılar için bkz: Celalettin Yavuz, “Türk Deniz Kuvvetleri ve Somali’de Korsan Avı”, 18.02.2009 ve “Somali’de Korsanlık - Denizde Terör ve Deniz Ulaştırmasının Güvenliği, 03.12.2008, TÜRKSAM web sayfası, http://www.turksam.org/tr/a1535.html