Irak’ta 7 Mart 2010’da yapılan genel seçimler sırasında, 200 binin üzerideki güvenlik kuvvetinin mevcuduna ve araç kullanma yasağı olmasına, hatta seçimlerden 24-29 saat öncesinde ülkeye tüm giriş çıkış kapılarının kapatılmış olmasına rağmen, bombalı saldırılarla 38 kişi ölmüş, onlarca kişi yaralanmıştı. Bu durumu seçim günü “taşkınlığına” bağlayanlar oldu. Ama seçimlerin üzerinden birkaç gün geçmişti ki, yeni bombalı saldırılarla Irak halkı yine kurbanlar verdi.
26 Mart’ta seçim sonuçları aşağı yukarı belli olduktan sonra sanki bu bombalı saldırılarda artış oldu. Güvenlik Kuvvetleri’nin bağlı olduğu bakanlığın da dahil olduğu Nuri el-Maliki Hükümeti’nin lideri, bu seçimler sonunda Irak Hukuk Devleti koalisyonu ile ikinci sırayı alabildi. İlk sırada ABD’nin Irak işgali sonrasında 2004-2005 döneminde “atama” ile başbakanlık yapan Iyad Allavi ve içinde Cumhurbaşkanı Yardımcılarından Sünni Tarık el-Haşimi ile Baas’çı olduğu için seçimlerden ayıklanan Salih Mutlak’ın da bulunduğu, hatta Irak Türkmen Cephesi (ITC)’nin de katıldığı el-Irakiye az bir farkla ipi önde göğüsledi. 325 üyelik Irak meclisi’ne 91 milletvekili sokmayı başaran Allavi, bu başarının ardından başbakanlık görevi için kolları sıvadı. İşte bunun ardından önce 4 Nisan’da içinde büyükelçilik binalarının da bulunduğu Bağdat’taki bombalı saldırılarda gene 40’ın üzerinde insan ölürken, çok sayıda da yaralı vardı.
El-Maliki ve Allavi bu saldırıyı nasıl değerlendirdiler bilinmez. Ancak, son saldırının ardından iki gün geçtikten sonra bu kez 50’yi aşkın insanın ölümüne sebebiyet veren ve 7 ayrı yerde bombalı saldırı şeklinde gerçekleştirilen eylemler ardından şapkalarını önlerine koyup düşünmüş olmalarını diliyoruz. Irak’ta terörün ipleri boşalmışa benziyor zira. Eğer kısa bir süre içerisinde geniş tabanlı ve ülkenin çoğunluğunu kucaklayacak bir hükümet kurulamaz ise, Irak yeniden “Iraklaşacak!” demektir. Yani tekrar “Terör okulu” haline gelecek demektir.
Bu terör okulunun yaratılmasında elbette el-Kaide’nin büyük bir rolü vardır. Ancak, “Acaba ABD’nin hiç mi suçu yok?” demeden geçmek mümkün değil. Zira 2003 müdahalesinin ardından Iraklı Müslüman insanları Êbu Garip”teki hapishanede akıl almadık sadistlikler ve insanlık dışı işkencelerle alıkoyan ABD askerleriydi. Neyse ki bu insanlık müsveddeleri sadece ve sadece ABD’nin “adil yargı” sistemiyle de olsa yargılandılar. Ama ülkelerinden ve sevdiklerinden uzakta bu ”şiddet cinneti” içerisinde psikolojisi bozulduğu için, “sağlık” sorunu sebebiyle hafif cezalarla kurtarıldılar.
Ardından Quantanamo üssündeki akıl almaz işkenceler duyuldu. Buradaki rezillikler artık örtbas edilemeyecek hale geldiği için, sonunda yeni Başkan Barack Obama üsteki ceza ve tutukevinin tamamen kaldırılmasına karar verdi.
Peki ABD’nin “küresel Conileri”nin başka “küresel canilikleri” bitmiş miydi? Ne yazık ki buna “Evet!” diyebilmek mümkün değil. Her yıl tüm diğer ülkeler için “İnsan hakları ve Demokrasi karnesi dağıtan ABD’nin son insanlık dışı dramı 6 Nisan 2010 tarihinde ajanslara ve hatta televizyonlara düştü. Yer Irak ve hareket helikopterden sokaktaki insanlara hedef ayırt etmeksizin ateş açmak. Ateş ederken de küfretmek. Üstelik yaralı taşımaya çalışanların da üzerine ateş açmak! Üstelik kurbanlardan biri de gazeteci, hem de Routers’ten. Zaten hepsi masum ve ellerinde silah yokmuş!
ABD bu tür “küresel canilikleri” Afganistan’da da alışkanlık haline getirdi. Aslında bunun bir “Devlet politikası” olduğu söylenemez. Zira Afganistan’daki ABD’li Orgeneral Stanley McCraystal, amaçlarının çok sayıda Taliban mensubunu öldürmek olmadığını, aksine Afgan halkının gönlünü kazanmak olduğunu söylemişti. Ne yazık ki bu düşünce de sadece söylem olarak kaldı. Nisan 2010başlarında NATO kuvvetlerinin Afganistan’da sivil ve masum insanları katletmeleri, “ABD yanlısı” gibi nitelenen Cumhurbaşkanı Hamid Karzai’yi bile adeta isyan ettirdi.
ABD birliklerine konsolosluk ve birimlerine aynı tarihlerde Pakistan’da bombalı saldırılar gerçekleştirildi. Elbette ki, ABD tüm bu olan bitenlerden bir ders çıkarmalıdır. Terörü önlemek isterken, “devlet terörü”, ya da “işgalci terörü” yaptığını görmeli, Müslüman halka nasıl davranılacağı konusunda Müslüman müttefiki Türkiye’den tavsiyeler almalı, hatta askerlerini eğitmelidir.
Sonuç
Dünya ekonomik krizden çıktığı için sevinmeye çalışırken, bu kez de Mart 2010 ayı sonundan itibaren artan ölçüde terör faaliyetleriyle çalkalandı. Bunların çoğunluğu otorite boşluğunun bulunduğu Irak’ta yaşanırken, Rusya’nın kalbi Moskova’da ve Pakistan’da da görüldü. Din motifi güden terör saldırılarının ardında büyük ölçüde ABD’nin yanlışları vardır. Türkiye, hemen her kademede ulaşabildiği ABD yöneticilerine yanlışlıklarını anlatmayı ve onları yanlıştan döndürmede ikna yeteneğini kullanmalıdır. Aksi halde aynı mihraklar NATO üyesi olan Türkiye’yi de “ABD müttefiki “ ile aynı kefeye koymaya kalkışabilir.