Üye Girişi | Yeni Üyelik
   10 Mart 2010 Çarşamba
Ortadoğu ve Afrika
Rusya – Ukrayna
Kafkasya
Türkistan
Asya – Pasifik
Güney Asya
Türkiye
Balkanlar
Avrupa Birliği
Amerika
Kıbrıs
Jeopolitik ve Strateji
Silahsızlanma Çalışmaları
Uluslararası Hukuk
Çok Taraflı İkili İlişkiler
Bilgi Yönetimi
Bilim ve Teknoloji Araştırmaları
Proje ve Kalkınma Yardımları
Medya
Uluslararası Örgütler
Hakkımızda
Başkan
Yönetim Kurulu
Danışma Kurulu
Bilim Kurulu
Kadromuz
Temsilcilerimiz
TÜRKSAM'da Staj
Bağlantılar
E-Kitap
TÜRKSAM
Adres : Oğuzlar Mahallesi, Barış Manço Cad. 1388. Sok (eski 32. Sok), No: 52
Balgat / ANKARA

T :  0090. 312. 285 31 00 - T: 0090. 312. 285 00 66
F : 0090. 312. 285 00 71
Bölgesel Dostluktan Gerilime Doğru Türkiye – İsrail İlişkileri
31 Ocak 2009 İsrail [10] [12] [14] [16]
Doç. Dr. Celalettin Yavuz
Doç. Dr. Celalettin Yavuz
TÜRKSAM Başkan Yardımcısı
Terör Enstitüsü
Hakkında - Arşivi

29 Ocak 2009 gecesi Davos’ta yaşanan Türkiye-İsrail gerilimi tüm dünyada yankı yarattı. Gerilime sebebiyet veren panel yöneticisi Washington Post gazetesi yazarı Ignatius, Türkiye’de taraflı tarafsız her kesimden “yanlı, ölçüsüz ve densiz” olarak değerlendirildi. Bu şekilde düşünenlere tamamen katılıyoruz. Zaten “Ermeni asıllı Amerikalı Yahudi” olarak bilinen bu “ünlü” gazetecinin, Başbakan R. T. Erdoğan’ın 12 dakikalık konuşmasına karşılık İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’e 25 dakika süre tanıması, ardından da Erdoğan’a ilave süre tanımaması, bu panele hangi zihniyetlerle gelmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
 
Başbakan Erdoğan’ın panel sonuna doğru Perez’e cevap vermesi ve ardından panel yöneticisini de tersleyerek çıkışı, bu “sinir bozucu” atmosferde, ilk bakışta son derece doğal bir hareket gibi göründü. Yani, sokakta yürüyen, günlük işleriyle meşgul olan biz sıradan vatandaşlar için bu hareket, “Hak ettiklerini aldılar!” ya da, “Ağızlarının payı verildi!” şeklinde yorumlandı. Ama, acaba bir “kabileyi” değil, bir devleti yönetenler bu şekilde hareket etmeli miydi? Bu soruya cevap vermek ihtiyacındayız. Çünkü, panelde yaşanan “edepsizliği” diplomatik bir çabayla ve uluslararası görüşmelerde sıkça kullanılan “espri” hücumuyla yenmek, çok daha anlamlı ve gurur verici ve ülke adına kazançlı  olabilirdi…
 
Sayın Başbakan’ın özellikle iç politikada yazılı metinler üzerinden yaptığı konuşmalarında son derece başarılı bir hatip olduğu, kendisiyle farklı düşüncedeki pek çok siyasetçiler tarafından da paylaşılmaktadır. Ancak, bazan metin olmaksızın yaptığı konuşmalarında “Kasımpaşalı” delikanlı gibi konuştuğu için, oldukça eleştirildiği de gerçektir.
 
Sayın Başbakan’ın İsrail-Filistin meselesindeki hassasiyeti de çok yakından bilinmektedir. Gazze Şeridi’ndeki çıkışı sadece kendi yandaş partililerince değil, “zulme karşı” olan tüm Türk vatandaşları tarafından da desteklenmiştir. Hatta, 27 Aralık 2008-18 Ocak 2009 arasındaki Gazze şeridi krizinde İsrail’i hedef alan “Kasımpaşalı” delikanlı çıkışları, “diplomatik” lisana uymasa da, gene de önemli eleştiriler almamıştır. Ancak, “Devlet yönetme”nin dış politikadaki anlamını bilenler, Erdoğan’ı en azından “Kol kırılır yen içinde!” diyerek, sessizce ve yurtiçi sohbetlerinde eleştirmeden edemediler. Çünkü, hedef barış ve istikrarı getirmenin ötesine taşmış, Filistin’i korumaktan çok, “Hamas’ı himaye” konumunun ağırlık kazandığı algılanması ağırlık kazanmıştı.
 
İsrail’in Hamas Takıntısının Sebebi
 
Başbakan Erdoğan gibi, neredeyse tüm Türkiye İsrail’in, Filistinli Arapların topraklarında kurulmuş olmasını hazmetmekte güçlük çekmektedir. Yani, İkinci Dünya Harbi’nden sonra yeni şekillenen ve artık toprak ilavesinin mümkün olmadığı dünyada, çoğunluğu bölgeye dışarıdan gelen Yahudilere Filistinli Arapların toprağının verilmesini anlamakta güçlük çekilmektedir. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Bu bir “çifte standarttır!” Ama, bu “oldu bitti” gerçekleşmiş ve 1948’de kurulan İsrail, hem batının, hem de doğunun süper güçleri tarafından kısa sürede tanınmıştır. Türkiye de bu tanımayı gerçekleşmiştir. Gelinen günde artık, ne kadar haklı olunursa olunsun “İsrail haksız bir şekilde kuruldu. Yıkılmalı ve yok olmalıdır!” felsefesiyle hareket etme imkanı da kalmamıştır. Zaten 1987’de Filistin Özerk Devleti’nin kurulması için yeşil ışık yakıldığında Filistin kurtuluş Örgütü (FKÖ) Lideri Yaser Arafat ve yanındakiler, “İsrail’i tanımama” ilkesinden feragat etmişlerdi. Bu feragat sayesindedir ki, İsrail de FKÖ’yü zaman içinde içine sindirerek “tanıma” yolunu seçti. Ancak, aynı yıl (1987) FKÖ’yü “döneklik” ile suçlayarak kurulan Hamas, “İsrail’i tanımama” ilkesini kendisine bayrak edindi. Bu bayrakla birlikte İsrail’e “Cihad” ilan etti.
 
Zaman içinde İsrail 1947’de BM’ce Filistinliler için öngörülen toprakların bir kısmını Filistinlilere geri verdi. Hatta Filistinlilere düşmanlığı bilinen Ariel Şaron’un başbakanlığı döneminde Gazze Şeridi’ndeki İsrailliler, evlerinden silah zoruyla çıkarttırılarak, Gazze Şeridi’nden alındılar. Bu arada Filistinli Arapların çoğunlukta bulunduğu Batı Şeria’da ise bazı Yahudi yerleşim yerleri (%5 civarında) İsrail’de kaldı. Ancak, Filistinlilerin yerleşim yerlerinin etrafı çitler ve duvarlarla çevrilerek, yollar çitler ve barikatlarla “emniyete alınarak”, Batı Şeria’daki Filistinliler adeta bir “cendereye” de sokuldular….
 
Arafat’ın ölümünden sonra Batı’nın ve İsrail’in “ılımlı” tabir ettiği Mahmut Abbas devlet Başkanı seçildi. Ancak, Hamas bunu kabul etmekte zorlandı. Hele de Aralık 2006’da Hamas Genel Seçimlerde 132 kişilik Filistin Meclisi’ne 76 milletvekili sokunca, Filistin’de iç karışıklık başladığı gibi, İsrail, ABD ve Avrupa’nın ileri gelen ülkeleri (aslında AB) Hamas’ı bir “terör örgütü” gibi gördükleri için, Hamas yönetimini kabul etmeyeceklerini bildirdiler. Hamas yönetimde kaldığı sürece ABD ve AB, “insani yardım” yapmayacağını, İsrail de limanlardaki gümrük gelirlerinden ayrılan bir oranın Filistin’e verilmeyeceğini bildirdi. Bunun üzerine Hamas ve FKÖ (Abbas yanlıları) birbirleriyle mücadeleye girdi. Haziran 2007 içinde Suudi Arabistan kralı tarafından bir araya getirilen Filistinli taraflara “Üçüncü yol” imkanı açıldı. Başbakanlık görevi Salim Fayeed’e verildi. Yani Hamas’ın “hükümet” olma imkanı ortadan kalktı. Fakat Hamas, Gazze Şeridi’nde dizginleri ele alarak, burasını kendisi yönetmeye başladı. Bunun üzerine Haziran 2007’den itibaren İsrail, bölgeye tüm giriş çıkış kapılarını kapatarak müthiş bir ambargo ve abluka uygulamaya başladı. Bölgeye dışarıdan gönderilen yardımlar ve İsrail limanlarından verilmesi gereken paylar verilmedi. Hamas da iki yola başvurdu. Bunlardan biri; ellerindeki iptidai “Kassam” füzelerini İsrail yerleşim bölgelerinden Sderot ile Aşkelon’a fırlatmak,ikincisi de ortak şehir Refah sınır kapısı yoluyla Mısır’dan kaçakçılık yapmak….
 
Kassam füzelerinin her atılışından sonra İsrail’in de Gazze Şeridi’ne uyguladığı ambargonun şiddeti arttı, bu şiddet zaman zaman askeri harekata dönüştü. Ambargonun şiddeti ve ilaçtan yakıta ve elektriğe kadar birçok ihtiyaç maddesinin yokluğu, Ocak 2008 içinde Refah sınır kapısındaki duvarların yıkılmasına kadar gitti. İsrail ısrarla, Kassam füzeleri sebebiyle Yahudi yerleşim bölgelerindeki 7-12 yaş arasındaki çocukların %75’inde yüksek derecede “anksiyete” (korku) teşhisi bulunduğunu ileri sürdü. Her füze atışından sonra Gazze Şeridi’ni daha da sıktı. Hamas da füze atmayı sürdürdü. Bunun üzerine Mart 2008 içinde iki gün süreli ciddi bir İsrail askeri harekatı Gazze Şeridi’nde boy gösterdi. Mısır’ın devreye girmesi neticesinde Haziran 2008’de Hamas, tek taraflı olarak 6 ay süreyle ateşkes ilan ettiğini bildirdi. Ateşkesin sona erdirilmesi için de “İsrail ambargosunun kaldırılmasını” şart koştu. Bu şart yerine getirilmedi ve 19.12.2008’de ateşkes sona erdi. Yeniden füze atılması (ya da atıldığının ileri sürülmesi üzerine), İsrail 27.12.2008’de füze ve hava saldırılarıyla, hedef ayırım yapmaksızın Gazze Şeridi’ne saldırdı. Daha sonra toplar, tanklar ve deniz kuvvetleriyle sürdürülen bu “orantısız güç” kullanılan savaşın başında Türkiye’nin önemli istikrar arayıcı girişimleri oldu. Öyle ki, İslam dünyasında diğer Arap ülkeleri ve İran bile Türkiye kadar sert çıkışlarda bulunmadı….
 
Türkiye’nin Bölgesinde Barış Konusunda Uyandırdığı Olumlu İmaj
 
Oysa Türkiye, İsrail’in Gazze şeridi’ne saldırmasından birkaç gün önce, bu ülkenin Başbakanı Ehud Olmert’i Ankara’da ağırlamıştı. FKÖ Lideri Abbas ile Davos’ta çatışan İsrail Devlet Başkanı Perez’i 2007 yılı içinde TBMM içinde buluşturmuş, hatta “barış temalarıyla” süslü konuşmalar yaptırtmıştı. Türkiye daha da ileri giderek, Afganistan-Pakistan devlet başkanlarını Türkiye’de bir araya getirdiği gibi, Arap-İsrail çatışmalarında çıban başı olan İsrail-Suriye anlaşmazlığının giderilmesine yardımcı olmak üzere, iki ülke arasında aracılı görüşmelere önayak olmuş, büyük destek vermişti. Bu benzer girişimler, Türkiye’nin bölgede hem önemli bir merkezi güç, hem de anlaşmazlıkların çözümü konusunda tüm tarafların saygısını kazanan bir ülke gibi algılanmasına sebebiyet vermişti.
 
Aralık 2008 Sonundan İtibaren Türkiye’nin Kaybolan İmajı
 
Hamas, İsrail’i tanımadığı gibi, bir gün İsrail’i haritadan silme eğiliminde bulunduğunu her fırsatta ileri süren bir akımdır. Suriye dışında Arap ülkeleri tarafından da destek bulamamaktadır. Hatta Filistin’in diğer yüzü FKÖ de Hamas’ı sağduyudan uzak bulmaktadır. AB ve ABD tarafından terör örgütü kategorisine alınmıştır. İsrail ise, kendisine Cihad ilan eden ve tanımayan Hamas’ı tanıması da mümkün değildir. İşte böylesi bir Hamas, Başbakan Erdoğan tarafından uluslararası arenada adeta kollanmakta ve İsrail’e “Hamas, seçim kazanan bir partidir, onu tanıyın. Barışa katkısı olur!” şeklinde bir yaklaşım sergilemektedir. Erdoğan’ın bu yaklaşımını İsrail’in alenen kabul etmesi mümkün değildir. Bu tutum Türkiye’nin uluslararası ilişkiler bağlamında enerjisini boşuna harcaması, bal yapmaz arı olması anlamına gelmektedir. Hatta, bu konudaki ısrar, bir zamanlar “barışsever ve güvenilir arabulucu ülke” şeklindeki algılamayı, “yabani arı” algılamasına dönüştürmüştür. Ne için? Şayet sebep “iç siyaset” içinse Türkiye’ye yazık olmuştur. Türkiye, “Kasımpaşalı” delikanlının keyfiyle uluslararası arenada bazı primler (Hamas, Suriye, İran gibi) kazanmış, ancak ülke çıkarlarından önemli kayıplar verebilecek bir “güven bunalımı” yaşama boşluğuna da düşmüştür. Çünkü sağduyu yerine “hissiyat” galebe çalmıştır. Oysa dış politikada hissiyat değil, sağduyu ve ülke çıkarları ön plandadır. Ülke çıkarlarını bir kabadayılık uğruna harcanması ise hiç bir kimsenin hakkı ve sorumsuzluğu olamaz…
 
Başbakan’ın Türk hariciyecilerini “monşer”likle suçlamasını da anlamak mümkün değildir. Dış politikayı yürütmek profesyonel bir iştir. Tıpkı askerlik ve tıpkı hukuk adamlığı gibi… Sıradan ve hissiyat ile yapılan işler değildir. Bir diplomat ve “diplomasiden anlayan devlet adamları” asla hissiyatla hareket etmezler. Ederse, geri dönüş mümkün olmadığından cezasını o ülkenin insanları öderler. Üstelik Türk hariciyecileri de en az kendisi kadar bu ülkeyi seven ve ülke çıkarlarını savunan son derece fedakar insanlardır. Ölçülü konuşmaları, onların “burunlarının havada” olduğunun değil, “yanlış ifade vermeme” alışkanlığının getirdiği bir alışkanlıktır.
 
Sonuç
 
Davos’taki gelişmelerden sonra, kendi kabuğumuz içinde “Dünyanın yeni liderini yetiştirdik!” diye sevindik. Ama, bu sevinç özellikle ekonomi alanında Türkiye’ye kusturulabilecek siyasi manevralara da sebebiyet verdirebilecektir. Çünkü, Gazze Şeridi krizinde başlayan ve gittikçe zirve yapan süreç içerisinde Türkiye, Hamas’ı kollayıp gözetir görünürken, İsrail’e karşı da aleni cephe alındığı algılaması yaygınlaşmıştır. Bu husus özellikle de “Arap milliyetçiliği” yapan yerli ve Arap gazetecileri tarafından haklı olarak alkışlanmaktadır.
 
Yukarıda Türk hariciyecilerini haklı oldukları konularda korumaya çalıştık. Ancak, İsrail’le gerilim sürekli artış kaydederken ve sayın Başbakan’ın hissiyatı da giderek yükselirken, tansiyon yükselmesinin muhtemel olduğu Davos Paneli’ne davete icabeti neden önlemediler? Bunu anlayabilmek mümkün değil. Yoksa, bunu da hariciyeciler yerine “danışmanlar” mı önerdi? Öyleyse vay halimize. Çünkü o zaman devlet değil, kabile yönetiyoruz demektir….


http://www.turksam.org/tr/a1574.html
Arkadaşına Gönder 1915 kez okundu Yazdır
Paylaş: Google Yahoo FaceBook Mixx
Digg StumbleUpon Del.icio.us reddit Twitter
 
Yorumlar
   Başlık : 
  Yorum : 
(Yorum larınızı yaparken '<' ve '>' işaretlerini kesinlikle kullanamazsınız.) 

* Yorum yapabilmeniz için 'Üye Girişi' yapmanız gerekmektedir.

  
Bu sitede yer alan bilgiler TÜRKSAM adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Kâr amacı güdülmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Sitede Ençok Okunanlar
Osmanlı Devletinde Ermeni Sorunu Ve Avrupa Devletlerinin Ermeni Politikaları
34020 kez okundu.
Türklerde Yeni Yıl: Nevruz Bayramı ve Törenleri
21976 kez okundu.
İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar
13079 kez okundu.
Yeni Global Oyun ve Hazar’ın Statüsü
12164 kez okundu.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi Yetmiş Yaşında
11099 kez okundu.
Sitede Ençok Yorumlananlar
Atatürk’ün Türk Dünyasına Bakışı!
9 defa yorumlandı.
Ermenistan ile İmzalanan Protokoller ve Bundan Sonraki Riskli Sürecin Analizi
5 defa yorumlandı.
PKK Terör Örgütü’nün Dağdan İnmesi ve Karşılanmasındaki Sorunlu Süreç
5 defa yorumlandı.
Enerji Politikamızda Değişiklik Sinyalleri: Rusya Stratejik, Türkiye ise Ekonomik Çıkarlara Üstünlük Veriyor?
3 defa yorumlandı.
Mitat ÇELİKPALA: Türkiye-Ermenistan Protokolü ve Sonrası
3 defa yorumlandı.
Copyright © 2004 - 2010 TÜRKSAM - Tüm Hakları Saklıdır.
Şu an sitemizde gezinen 917 ziyaretçi, 1 üyemiz bulunmaktadır.
Tasarım ve Programlama TÜRKSAM - Bilişim Teknolojileri Merkezi (BTM)
En iyi 1024x768 görüntülenir.