1960’lı yıllarda ucuz ve tehlikesiz bir enerji olarak lanse edilen ve tehlikelerinin kitleler tarafından uzun zaman bilinmediği nükleer santraller, günümüzde sivil toplum örgütlerinin kamuoyunu bilinçlendirmesi ve Three Mile Island, Çernobil gibi faciaların nükleer santrallerin avantajlarını sorgulatmasıyla birlikte yavaş yavaş enerji politikalarının gündeminden çıkartılmaya başlandı. Dünyanın alternatif, çevre ve insan dostu enerji kaynaklarına yöneldiği günümüzde, üzerinde yaşadığımız coğrafya, geçen yüzyıla özgü büyük bir tehditle karşı karşıya kalmıştır. Söz konusu tehdit, Türkiye’nin 13 km uzağında inşâ edilmiş olan Ermenistan’daki Metsamor Nükleer Santrali’dir.
Hem nükleer santrallere özgü olan hem de kendi dizayn özelliklerinden kaynaklanan riskler taşıyan ve “ İkinci Çernobil” olarak adlandırılan Metsamor Nükleer Santrali uzun süre kapalı kaldıktan sonra 1996’da yeniden faaliyete geçmiştir. Avrupa Birliği, G-7 ülkeleri, ABD ve bölge ülkelerinin tepkilerine mâruz kalan Ermenistan, her ne kadar santralin bir süre sonra kapanacağını iddia edip kapatılma tarihi olarak çeşitli tarihler telâffuz etmişse de, Şubat 2003’te santralin finansal yönetiminin Rusya’ya devri, santralin uzun bir süre kapanmayacağı izlenimini vermiştir.
Ermenistan’ın hem kendini hem de bölge ülkelerini tehdit eden bu santrali yeniden açma kararını ve çalıştırmaktaki ısrarının nedenlerini, Ermenistan’ın bölgedeki konumunu, bölge ülkeleriyle olan ilişkilerini ve dış politika değişkenlerini inceleyerek anlayabiliriz.İlk bölümde Metsamor Nükleer Santrali’nin açılmasına giden yolu, Rusya’ya bağımlılığını ve enerji krizlerini inceleyeceğiz. İkinci bölümde, nükleer santrallerin genel olarak taşıdığı risklere değinilip stratejik öneminden bahsedilecektir. Son bölüm ise Metsamor Nükleer Santrali’nin özelliklerine ve bu nükleer tehdide karşı dünya kamuoyunun verdiği tepkilere ayrılmıştır.
A- Rusya-Ermenistan Enerji İlişkileri
1)Ermenistan’ın Bölge Devletleriyle İlişkileri: Dış politikada alternatifsizlik ve Rusya’ya bağımlılık
Ermenistan 29,8 km yüzölçümüne, 3,9 milyon nüfusa sahip olan dağlık bir Güney Kafkasya ülkesidir. Coğrafî açıdan çok elverişsiz bir bölgededir ve denize çıkışı yoktur. Doğal kaynaklar bakımından ise komşularına oranla çok fakir olan Ermenistan, doğuda Azerbaycan, güneyde İran, batıda Türkiye, kuzeyde ise Gürcistan ile komşudur. Ulaştırma genellikle Gürcistan üzerinden yapılır.[1] Ülkenin coğrafî dezavantajı ve kaynak yoksunluğu onu komşularına bağımlı kılmaktadır. Gıda, doğal gaz ve petrol tüketiminin çok önemli bir kısmı ithalata dayalıdır.[2] Buna rağmen Azerbaycan, Türkiye ve Gürcistan ile yaşadığı sorunlar, bu ülkelere karşı dış politikada takındığı uzlaşmaz tutum, onu bu bölgede yalnız bırakmakta ve Rusya’ya olan ekonomik, siyasî ve askerî bağımlılığını arttırmaktadır.
SSCB’nin dağılmasından sonra üç Güney Kafkasya devletinin ortak amacı uluslararası toplum tarafından tanınmak,[3] geçiş döneminde karşılaşılan ekonomik ve siyasî sorunların üstesinden gelmekti. Azerbaycan ve Gürcistan’ın bu dönemde Rusya ekseninden uzaklaşmak için çabaladığı gözlemlenirken, Ermenistan’ın komşularından farklı bir tavır aldığını söylemek mümkündür. Başlangıçta, Ermenistan da Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmak ve dış politika seçeneklerini çeşitlendirmek eğilimi göstermiştir.[4] Bu amacını gerçekleştirmek için, bağımsızlıktan sonra devlet başkanlığı yapan Levon Ter-Petrosyan, Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmek adına soykırım iddialarını dış politika gündemine taşımamaya gayret etmiştir.[5] Hatta Ter-Petrosyan’ın “Ermenistan Bağımsızlık Deklarasyonu”nda soykırımla ilgili ifadelere yer vermemek için gösterdiği çabalar, diaspora partileri olan Ermeni Devrimci Cephesi (Taşnak) ve Ermeni Demokratik Liberal Partisi’nin baskıları nedeniyle sonuçsuz kalmıştır.[6] Ter- Petrosyan, bazı ifadelerinde Türkiye’nin Ermenistan için bir tehdit oluşturmadığı ve ilişkilerin düzelmesinin Ermenistan’ın menfaatine olduğu gerçeğine yer vermiştir.
Bu dönemde Türkiye ile ilişkilerin düzelmesi için gösterilen çabalara rağmen, Ermenistan’ın Azerbaycan’a yönelik politikaları aynı etkiyi yaratma amacından uzaktı. Ermenistan’ın bağımsızlığından önce sorun olmaya başlayan, Ermeni azınlığın teşkil ettiği Azerbaycan’a bağlı Dağlık-Karabağ idaresi, 1991’de Ermenistan bağımsız olduktan sonra “cumhuriyet” ilân etmiştir. Ermenistan’ın resmî söylemi, bu duruma destek vermediği ve bunu Azerbaycan’ın iç politika meselesi saydığı izlenimini vermeye çalışsa da, Karabağ Ermenileri’nin Ermenistan’ın desteğini almadan ayrılma talebinde bulunmalarına imkân yoktu.[7] Ayrıca, Rusya da BDT üyesi olmamak için direten ve Türkiye-Batı yanlısı bir dış politika izleyen Azerbaycan’ı kontrol altına almak için Ermenistan’ı destekliyordu.[8] O dönemde Türkiye’ye karşı görece ılımlı bir politika izleyen Ermenistan’ın, Azerbaycan’a yönelik yayılmacı ve saldırgan tavrı nedeniyle Türkiye’nin dostluğunu kazanması imkânsızdı. Hernekadar, başarısız da olsa, Ter- Petrosyan’ın Türkiye politikası diasporayı da memnun etmemekteydi.[9] Diasporanın baskıları nedeniyle istifa eden Ter-Petrosyan’dan sonra devlet başkanı olan Koçaryan, Taşnak Partisi’ne yakınlığı ile bilinmekteydi. Daha uzlaşmaz bir tavır sergileyen Koçaryan’ın döneminde, diasporanın Ermenistan’ın dış politika yönelimlerine etkisi hissedilir bir oranda artmıştır. Aslında, Koçaryan da ülkenin Rusya’ya bağımlılığını azaltmak ve batıyla da ilişkiler geliştirmeye yönelik girişimlerde bulunmuştur, hatta bu girişimler Amerikan Ermeni daisporası tarafından da desteklenmiştir.[10] Fakat Ermenistan’ın Dağlık-Karabağ konusunda uzlaşmaya varmamak için direnmesi ve bunun sonucu olarak Azerbaycan ve Türkiye tarafından uygulanan ambargolar, Rusya’nın ona sağladığı askerî ve siyasî avantajlardan vazgeçmesini zorlaştırmıştır.
Ermenistan’ın Rusya’ya olan bağımlılığına Rusya’nın Kafkasya politikası açısından bakarsak, Ermenistan’ın bölgedeki konumunu daha da netleştirebiliriz. 1991-1993 yılları arasında dış politikada baskın olan ve Rusya’nın SSCB’nin yüklerini artık taşımaması ve batıyla ilişki kurulması gerektiğini savunan Atlantikçi görüş, 1993’ten sonra yerini Avrasyacı görüşe bıraktı. 1993’te ortaya çıkan “yeni dış politika konsepti”ne göre, Rusya “yakın çevresi”nde ekonomik ve siyasî olarak daha etkin bir rol üstlenmeliydi.[11] Putin’in 2000 yılında iktidara gelmesiyle kabul edilen “Yeni Ulusal Güvenlik Konsepti” ve “Askerî Doktrin”, uluslararası ilişkilerde askerî gücün önemine işaret ediyor[12] ve BDT ülkeleri arasındaki bütünleşmenin zayıfladığını vurguluyordu. Bu durumun göstergesi olarak, Ermenistan’daki rus askerî varlığı güçlendirildi.
Rusya, 1992’den sonra geliştirdiği “Yakın Çevre” konsepti gereğince, Azerbaycan ve Gürcistan’da “kontrollü istikrarsızlık” politikası izlemekteydi. Rusya, Dağlık-Karabağ sorununa benzer bir şekilde, Gürcistan’daki Abhazya ve Osetya sorununu bu ülkenin BDT üyeliğini kabul etmesi ve Rus askerî üslerinin Gürcistan’da konuşlandırılması için kullanmıştır.[13] Ayrıca, Gürcistan’da azınlık konumunda olan Cevaheti Ermenileri’nin özerklik talebi de Ermenistan ve Rusya tarafından desteklenmiştir. Azerbaycan ve Gürcistan batı sistemine entegre olmaya çalışırken, Ermenistan’ın bu sürecin dışında kalması,[14] bu ülkenin Rusya’nın Güney Kafkasya politikasında merkezî bir konumda olmasına yol açmıştır.[15] Her ne kadar, Ermenistan ülkedeki rus askerî varlığının ve Rusya’ya olan bağımlılığının ülke güvenliğini sağladığını öne sürmekteyse de, bu durum Ermenistan’ın çok boyutlu bir dış politika izlemesini, komşularıyla yapıcı ilişkiler kurmasını[16] ve ülke ihtiyaçlarına yönelik gerçekçi adımlar atmasını engellemektedir.
Rusya’ya olan askerî ve siyasî bağımlılık, ekonomi alanında da kendini göstermektedir. Her zaman, Ermenistan’ın gıda tüketiminin büyük bir kısmı ve petrol-doğalgaz tüketiminin tamamı ithalata bağımlı olmuştur.[17] Elektrik üretiminin ve endüstriyel ihtiyaçlarının birincil kaynağı olan doğalgazdan yoksundur. SSCB’nin dağılmasından önce, Türkmenistan’dan gelen ve Azerbaycan üzerinden geçen iki boru hattı, Ermenistan’ın doğalgaz ihtiyacının % 80 ‘ini karşılamaktaydı. Fakat, Azerbaycan, savaş nedeniyle ambargo koydu ve Ermenistan, Türkmen gazından mahrum kaldı. Ayrıca, Ermenistan ihtiyacının küçük bir kısmını karşılayan (% 20) ve Gürcistan üzerinden geçen Türkmen gazını taşıyan boru hatları, Gürcistan’daki iç karışıklıklar ve Azerbaycanlılar’ın söz konusu boru hatlarına düzenledikleri sabotajlar sonucu devre dışı kaldı.[18] Türkiye ve Azerbaycan’ın uyguladığı
ambargolar ve Gürcistan’daki istikrarsızlık, SSCB’nin dağılması, 25.000 kişinin öldüğü 1988 depremi ve savaş harcamalarıyla sarsılan Ermenistan ekonomisine büyük bir darbe vurdu.
2) Enerji Krizi
1992-1995 yılları arasında yaşanan enerji krizi, ileriki yıllarda enerji politikalarının belirlenmesinde çok etkili olmuştur.[19] Enerji krizinin birincil nedeni olarak, Dağlık-Karabağ savaşını takiben Azerbaycan ve Türkiye tarafından uygulanan ambargolar gösterilmektedir. İkincil nedenler olarak ise; Rus-Gürcü çatışması, Çeçenistan savaşı,Gürcü-Abhaz ve Gürcü – Güney Osetya çatışmaları ve Metsamor Nükleer Santrali’nin büyük depremden sonra, 1989’da, kapatılmasını sayabiliriz. Nükleer santralin kapatılmasından sonra ülkenin tek hidroelektrik santrali, enerji ihtiyacını karşılamakta yetersiz kalmıştır.[20]
Enerji krizi, sosyal, ekonomik ve biyofiziksel alanlarda etkili olmuştur. 1994’te enflasyon oranı % 5000’e kadar çıkmıştır. 1995 GSMH’si 1990’dakiyle karşılaştırıldığında, % 70 oranında bir düşüş göze çarpar.Endüstriyel üretim hacmi % 75 oranında azalmıştır. Tarım alanında ise bu düşüş % 30 oranındadır. Endüstrinin GSMH içindeki payı, 1990’da % 44 iken, bu oran 1995’te % 24’e, 2000’de ise % 21’e kadar gerilemiştir. Sovyet döneminde Ermenistan, elektronik cihaz yapımı, kimyasal madde, bina yapımı, tekstil, alüminyum ve bakır endüstrilerini kapsayan enerji-yoğun, gelişmiş bir endüstriye sahipti. 1994 yılında ise yakıt kesintisi nedeniyle, endüstri % 15 kapasitede çalışmıştır. Elektrik fiyatlarındaki artış nedeniyle işletmelerin çoğu kapanmış, bunun sonucunda işsizlik ortaya çıkmıştır. [21]
Kriz boyunca hanelere doğal gaz dağıtılması durdurulmuş, bunun sonucunda insanlar odun, kerosen, elektrik gibi alternatif yakıtlara yönelmişlerdir. Yakıt kesintisi elektrik üretimini yarı yarıya, termal enerji üretimini ise 20 kat azaltmıştır. Konutlardaki sıcaklık -5 dereceye kadar düşmüştür. Hanelere günde 1-3 saat arasında değişen oranlarda elektrik verilmekteydi. Ayrıca, elektrik ve yakıt tüketimi 3,6 kat azalmıştır. İşsizliğin artması ve gıda ve ulaşım fiyatlarının yükselmesi, nüfusun bir kısmını göçe zorlamıştır. BM Kalkınma Programı 2001 raporuna göre, 1991-1998 yılları arasında 760-780 bin kişi Rusya’ya, AB ülkelerine ve ABD’ye göç etmiştir. Bu durumun ülkedeki işsizlik sorununa olumlu katkısı olduğu ileri sürülse de, Ermenistan’ın doğal kaynaklar bakımından fakir olduğunu, en büyük zenginliğinin insan gücü olduğunu ve ülkeyi terk edenlerin büyük kısmının aktif nüfusa mensup kalifiye işgücü olduğunu varsayarsak, bu durumun Ermenistan’ın sosyal ve ekonomik yaşamına yansımalarının olumsuz olabileceğini de söylemek yanlış olmaz.[22]
Enerji krizi, ülkede uzun dönemde felâketlere yol açabilecek ekolojik değişimlere de yol açmıştır. Ormanların tahribi, iklim değişikliği ve toprağın kalitesizleşmesi gibi ekolojik dengeyi ve ülkenin altyapısını bozabilecek sonuçlar söz konusudur.[23] Ayrıca ülkenin ana içme suyu kaynağı olan Sevan Gölü bataklık olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Enerji krizinin yaşandığı dönemde, hidroelektrik enerjisi sağlamak için Sevan Gölü’nden faydalanılmıştır.[24]
3) Devlet Borçlarına Karşılık Santrallerin Rusya’ya Devri
Enerji krizinin ve dış politikadaki genel uzlaşmazlığının neticesinde gün geçtikçe Rusya ile bağlarını güçlendiren Ermenistan’ın Rusya’ya 100 milyon dolar borcu vardır. Bu tutar, ülkenin dış borcunun % 10’unu, bütçe gelirlerinin de yaklaşık % 60’ını oluşturmaktadır.[25] İki ülke arasındaki borç krizini aşmak için, 15 Eylül 2001 tarihinde Koçaryan ve Putin arasında bir anlaşma imzalanmıştır. Buna göre, Ermenistan’ın borçlarına karşılık önemli Ermeni şirketleri Rusya’ya devredilecekti.[26] 2001’den itibaren iki yıl süren görüşmelerin neticesinde, 2003 yılının Ağustos-Eylül aylarında imzalanan anlaşmalara göre, askerî-endüstriyel alandaki bazı şirketlerin Rusya’ya devri gündeme gelmiştir. Söz konusu şirketler, robot üreten “Mars” şirketi, iki araştırma şirketi ve Hrazdan hidroelektrik santralidir. Ülkenin toplam elektrik üretimini karşılayan iki enerji kaynağından biri olan Metsamor nükleer santralinin malî yönetimi, Şubat 2003’te 40 milyon dolarlık borcun silinmesi karşılığında Rus UES (Russian Unified Electric Systems) (YeES ROSSİİ) şirketine devredilmiştir. Fakat Metsamor Nükleer Santrali’ni işletmek için gerekli olan yakıtı da Rusya’dan borçlanarak alan Ermenistan, Ağustos 2003’te yakıt borçlarına karşılık Hrazdan santralinin UES’ye geçmesini sağlayan anlaşmayı imzalamıştır.[27] Metsamor Nükleer Santrali’nin 40 milyon dolarlık borcuna karşılık Hrazdan nükleer santraline 25 milyon dolar değer biçilmiştir. Böylece, ülkenin toplam elektrik enerjisi ihtiyacının % 80’ini üreten iki santral, Rus UES şirketine bağlandı.[28] Ermeni muhalefeti de bu kadar stratejik önemdeki altyapı işletmelerinin Rusya’ya devrine –hem de yok pahasına- karşı çıksa da[29], ülkenin kısa vadede borçlarını ödeyemeyecek durumda olması ve enerji ihtiyacının aciliyeti Rusya’nın ülkenin stratejik noktalarına “meşru” bir şekilde hakim olmasını engelleyemedi. Ayrıca bu durum Putin’in dış ilişkilerde ekonomik araçlar kullanma politikasıyla da uyumludur.
B- Nükleer Enerji Sorunu
1) Dünyada Nükleer Enerji Kullanımı
1960’lı yıllarda uranyumdan elde edilen ucuz nükleer enerji projeleri dünya enerji sektöründe müzakere konusu oldu ve kısa sürede dünyada 614 nükleer santral inşa edildi. Nükleer enerji uzmanlarının görüşlerine göre; 2000 yılında dünya elektrik üretiminin % 25’ni karşılayan 2000 nükleer santral inşa edilecekti. 2000’li yıllara gelindiğinde ise dünyada toplam elektrik üretiminin % 16’sını karşılayan 440 nükleer santralin inşa edilmişti. 1996 yılında dünyadaki nükleer santrallerde toplam 368 Megawatt elektrik üretilmişti ki bu miktar on yıl önce tahmin edilen miktardan çok azdır. 1997-1998 yıllarında ise dünyadaki nükleer elektrik üretimi ilk defa azalmaya başladı.[30]
1980’li yılların sonlarından itibaren dünyadaki nükleer santrallere duyulan ilginin azalmasındaki en önemli neden; 1979’da ABD’de Three Mile Island Nükleer Santrali ve 1986’da Sovyetler Birliği’nde Çernobil Nükleer Santrali’nde yaşanan kaza olmuştur. İkinci bir neden olarak 1973’te yaşanan dünya petrol krizi gösterilmektedir. Dünya petrol krizinin yaşandığı bir dönemde, birçok ülkenin daha ucuz enerji kaynağı olan nükleer santrallerin inşa edilmesine öncelik vermesi gerekirken, bunun tam tersi bir gelişme yaşandı; devletler ucuz olduğu kadar ciddi tehlike kaynağı olan nükleer santraller inşa edilmesine değil, elektrik tüketiminde tasarruf yapmaya öncelik verdi.[31]
Bütün bunlara rağmen nükleer santral inşa etme kapasitesine veya zenginleştirilmiş uranyuma sahip olan ABD, Rusya, Fransa ve İngiltere bu teknolojiyi pazarlamak için üçüncü dünya ülkeleri ile anlaşmaya başladı. Ucuz enerjiye kaynağına ihtiyacı olan üçüncü dünya ülkelerinin bir çoğu, nükleer santrallerin ciddi bir tehlike kaynağı olduğunu dikkate almadan, nükleer santrallerin inşaatına başladı. Ancak son yıllarda bu ülkelerde de nükleer santraller tercih edilen enerji kaynağı değildir.[32]
2) Nükleer Enerjinin Taşıdığı Riskler
Uzun yıllar fizikçiler ve doktorlar arasında radyasyona maruz kalanların sadece derilerinin kızardığı ve bunun fazla önemli olmadığı konusunda bir yargı hakim idi. 1950’li yıllarda ise radyasyonun aynı zamanda omurga iliği, merkezi sinir sistemi ve mide-bağırsak fonksiyonlarını ciddi bir şekilde tahrip ettiği belli oldu. 1960’lı yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda ise radyasyona maruz kalanların ilk yıllarda değil, daha sonra ciddi hastalıklara yakalandığı saptandı. Hastalığın gizli dönemi olarak bilinen bu aşama sonrası çeşitli kanser, kan dolaşımı, şizofreni ve katarakt hastalıklarının belirtileri gözlemlenmiştir. En önemli sorun ise radyasyona maruz kalmış kişilerin tedavisinin neredeyse imkansız olduğu ve hastalığın ırsi olarak gelecek nesillere geçmesidir.[33] Ayrıca yayılan radyoaktif maddelerin iklime ve bitki örtüsüne geri dönüşümü olmayan zararlar verdiği de bilinmektedir.
3) Nükleer Santrallerin Stratejik Önemi
Nükleer endüstrinin sözcüleri her fırsatta nükleer silahlarla nükleer santrallerin hiçbir bağlantısı olmadığını vurgularlar. Ama nükleer enerjiyle ilgili ilk denemelerin yapıldığı dönemlere bakarsak, bu iddianın çürüdüğünü görürüz. Nükleer enerji santralleri, nükleer silah çalışmalarının bir sonucudur. 1942 yılında, Roosevelt’in himayesinde, bir grup bilim adamı, asker, sanayici ve siyasetçi ortak bir projeye imza atmışlardır: Manhattan Projesi. Bu proje, 1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasıyla sonuçlanmıştır. Bu iki olayın trajik sonuçlarının uyandırdığı suçluluk duygusu, birçok bilimadamını nükleer enerjinin daha “barışçıl amaçlar”la kullanılmasının yollarını aramaya itmiştir. 1946 yılında yayınlanan “Atomik Gelecek” başlıklı belge, “atomik barış” kavramının telaffuz edildiği ilk resmî belgedir. Bu kavram, nükleer enerjinin askerî kullanımının bilinçlerde yarattığı etkiyi silmeyi amaçlamaktaydı. Ayrıca ABD tarafından geliştirilen Manhattan Projesi’nin geliştirdiği bu enerji türü, ABD savunma politikasının temel öğelerinden biri olmaya başlamıştı. Birçok bilimadamının siyasetçilere nükleer tehlikeler hakkındaki gerçekleri halka anlatmaları yönündeki telkinlere kulak asılmamış, ABD, “barış dönemi nükleer endüstri”nin oluşturulması için çabalamaya devam etmiştir.[34]
Ayrıca, nükleer santralleri oluşturan parçaları üreten şirketler aynı zamanda nükleer silah üreten şirketlerdir. Bugün dünyada nükleer enerji üretimi için araştırma yapan özel bir kuruluş yoktur. Bütün ülkelerde bu araştırmalar nükleer silah üretimi ile ilgilenen şirketler tarafından yürütülmektedir. En büyük iki nükleer santral şirketleri olan General Electric ve Westinghouse amerikan savunma sanayisine silah sağlayan şirketler arasında ön sıralarda gelmektedirler.[35]
Nükleer santral ve nükleer silahlar arasındaki bağlantıyı sağlayan asıl etken ise plütonyum maddesidir. Nükleer santrallerdeki işlemin sonucu olarak üretilen plütonyum maddesi, nükleer silah yapımında kullanılır. 1000 Megavatlık enerji üreten bir nükleer santral, her yıl ortalama 250 kg plütonyum üretir. Bu miktar, 20’nin üzerinde nükleer silahın üretilmesi için yeterlidir. Nükleer santrallerden üretilen plütonyum fazlası ve zenginleştirilmiş uranyum, dünyada nükleer silahların üretilmesi ve yayılmasıyla doğrudan ilgilidir. Nükleer enerjinin “barışçı kullanımı”na sahip her ülke, “askerî kullanım” olanaklarını üretebilecek kapasiteye de sahiptir.[36]
Konumuzla bağlantılı olarak şu noktayı da vurgulamak gerekir: Ermenistan hükümeti Metsamor Nükleer Santrali’ni sadece elektrik üretimi için kullanmamakta, aynı zamanda nükleer silah teknolojileri konusunda da ciddi çalışmalarda bulunmaktadır. 1995’de dönemin Başbakanı olan Grant Bagratyan’ın santralin açılışında yaptığı açıklamada ‘Nükleer güç Ermenistan’ı bölgedeki diğer ülkelerden daha üstün kılıyor’ şeklinde konuşması, Ermenistan’ın sadece nükleer enerji ile ilgilenmediğini göstermektedir.[37]
C- Metsamor Nükleer Enerji Santrali
1960’larda Sovyet hükümeti, Ermenistan’daki bakır ve alüminyum endüstrisinin artan enerji ihtiyacını karşılamak için bir nükleer enerji santrali kurmaya karar vermiştir. VVER-440/230 tipi Sovyet dizaynı olan birinci ünite 1977’de çalıştırılmaya başlanmıştır. Santralin üzerine kurulduğu Garni bölgesinin her an 5,5- 7,5 şiddetinde bir depreme mâruz kalma olasılığı ve VVER-440/230 tipi reaktörlerin depreme karşı geliştirilmiş bir güvenlik sistemi olmamasından dolayı Sovyet bilimadamları bu projeye karşı çıkmışlardır. VVER-440/ 270 tipi, depreme karşı daha dayanıklı olduğu iddia edilen ikinci ünite ise 1980’de çalışmaya başlamıştır. 1980’lerde, Ermenistan’da güçlü bir çevreci hareket gelişmeye başlamıştır. Bu hareket, çevreye zarar verebilecek özellikte işletmelerin ve özellikle Metsamor Nükleer Santrali’nin kapatılması için başarılı kampanyalar yürütmüştür. Eylül 1988’de, Ermenistan hükümeti, santrali 1991’de kapatacağına dair söz vermiştir. Ancak, 1988’de yaşanan büyük depremin ardından, santral depremden zarar görmediği halde, 1989’da iki ünite de kapatılmıştır.[38] Ermenistan’ın enerji ihtiyacının % 40’ını karşılayan santralin kapanmasından sonra, Ermenistan’ın komşu ülkelere karşı izlediği çatışmacı tavır ve bunun sonucunda uygulanan ambargolar neticesinde, ülkede büyük bir kriz başgöstermiştir. 1990’lı yıllarda yaşanan eneji krizi, doğal kaynaklar bakımından fakir olan Ermenistan’da sosyal ve ekonomik alanlarda şiddetli dönüşümlere neden olmuştur. Bu dönemin etkileri, uygulanmakta olan enerji politikalarında kendini göstermektedir. Bu enerji krizinden çıkmak için Metsamor Santrali’ni açmaya karar veren Ermenistan hükümeti, Mart 1994’de Rusya ile, santralin çalıştırılması için gerekli olan teknik destek, malî destek ve yakıt alımı ile ilgili hükümler içeren bir anlaşma imzalamıştır. 1995’te yeniden çalıştırılmaya başlanan Metsamor Nükleer Santrali, o tarihten bu yana, bölge ülkelerinin, ABD’nin, AB, Avrupa Konseyi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gibi kurumların tepkisini çekmiştir. Fakat Ermenistan’ın Rusya’dan satın alınan yakıtın bedelini ödemekte zorluk çekmesi, santralin kısa süreler için kapanmasına neden olmaktadır. Ermenistan hükümeti, bu soruna kesin bir çözüm bulmak için, Şubat 2003’te santralin malî yönetimini Rusya’ya devretmiştir.
1) Metsamor Nükleer Enerji Santrali’nin Özellikleri
Dünya kamuoyunun kapatılması için seferber olduğu Metsamor Nükleer Santrali’nin sahip olduğu özellikleri anlayabilmek için Sovyet dizaynı nükleer santrallerin özelliklerini kısaca özetlemek yararlı olacaktır. Sovyet dizaynına göre inşâ edilmiş nükleer santraller batı standartlarına göre yapılmış olan nükleer santrallere göre, başta güvenlik sistemleri ve yangına karşı korunma olmak üzere birçok noktada ilkeldir. Sovyet dizaynında, RBMK ve VVER, EGP ve BN olmak üzere dört model reaktör vardır. Yaklaşık 40 yıllık bir deneyim sonucunda VVER reaktörlerinin çok güvensiz olduğu tespit edilmiştir. Sovyetler Birliği’nde inşa edilen nükleer santrallerde, en çok kaza VVER reaktörü ile çalışan santrallerde olmuştur.[39]
Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santrali RBMK tipinde inşâ edilmişken, Metsamor Santrali VVER tipinde yapılmıştır. Metsamor Santrali’nin birinci ünitesi ilk nesil reaktör olan VVER-440/230 modelidir. En eski model olup, güvenlik sistemi en ilkel olan model budur.Bu durumda, Metsamor Santrali, Çernobil Santrali’nden bile daha risklidir. Bu modelde batıda bulunan nükleer santrallerde mutlaka bulunan, radyoaktif madde sızıntısını önleyecek çelik kubbe bulunmamaktadır.[40] Ayrıca, santralin modern güvenlik ve teknik donanımı olmaması, reaktörün soğutulması için kullanılan suyun yetersizliği ve soğutma sisteminin eskimiş olan birinci nesil proje ile inşâ edilmesi de bölgenin ekolojik durumu için ciddi tehlikeler oluşturmaktadır.[41] Metsamor Santral’nin ikinci ünitesi, ikinci nesil dizayn olan VVER-440/270 tipinde inşâ edilmiştir. Birinci üniteye göre daha gelişmiş olsa bile nükleer felaketleri önleyebilecek teknik donanımdan ve güvenlik sisteminden yoksundur. Bu tip de batı standartlarının çok altında kalmaktadır.[42]
Erivan’a 40 km, Iğdır’a 13 km uzaklıkta olan Metsamor Nükleer Santrali’nin Ağrı Dağı fay hattı üzerinde inşâ edilmiş olması santrale karşı yapılan muhalfetin en can alıcı noktasını oluşturmaktadır. Her ne kadar, Ermenistan otoriteleri santralin 9 şiddetinde bir depreme dayanıklı olduğunu ifade etseler de, hem her nükleer santralin barındırdığı riskler, hem de Metsamor Nükleer Santrali’nin dizaynından kaynaklanan dezavantajlar, santralden kaynaklanan riskin göze alınamayacak kadar büyük olduğunu göstermektedir.[43] Ayrıca, santralin ilk açıldığı tarihten 1989’a kadar geçen sürede 150 kadar küçük kaza geçirmiş olduğunu[44] ve bir nükleer santralin bu kadar uzun süre kapalı kaldıktan sonra yeniden çalışmaya başlamasının şimdiye kadar yaşanmamış bir deneyim olduğunu[45] ve bu durumun sonuçlarının tahmin edilemezliğini de hatırlatmakta fayda var. Reaktörün 30 yıllık ömrünü doldurduğu da söylenmekte, buna Ermenistan’ın cevabı, reaktörün 6 yıl kapalı kalması yüzünden, ömrünün 2016 yılına kadar uzadığı şeklinde olmaktadır.
2) Metsamor Nükleer Santrali’nin Ekolojik Tehditleri
Reaktörün tehditlerine açıkça mâruz kalan iki ülke vardır: Azerbaycan ve Türkiye. Reaktörün soğutulmasında kullanılan atık su, Aras Nehri’ne dökülmekte ve nehir Azerbaycan sınırlarını aşarak Kür Nehri ile birleşerek Hazar Denizi’ne dökülmektedir.[46] Bu durum, Avrupa Konseyi’nde Azerbaycan delegeleri tarafından sık sık dile getirilmektedir. Ayrıca, Azerbaycan, Ermenistan tarafından işgal edilmiş topraklara nükleer atıkların döküldüğünü savunmakta, bölgede yapılan ölçümlerde radyoaktivite oranının arttığını da eklemektedir.[47]
Türkiye’de ise kesin ölçümler yapılmamakla birlikte, Iğdır yöresinde rastlanan bazı durumların santralden kaynaklandığına inanılmaktadır. Sınır bölgelerinde bitki örtüsünde meydana gelen kurumaların, hayvanlarda artan sakat doğumların, insanlarda kanser, sakat doğum ve ölü doğum ile çocuk ölümlerinde meydana gelen artışların Metsamor Nükleer Santrali sebebiyle ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.[48] Radyasyona maruz kalanların gizli hastalık evreleri geçirdikleri ve bunun sonuçlarının yaklaşık 5-30 yıl sonra ortaya çıktığı tespit edilmiştir. Nitekim, Çernobil faciasının Doğu Karadeniz halkı üzerindeki etkileri ancak 18 yıl sonra görülmeye başlamıştır. [49] 1995’te yeniden açıldıktan itibaren 9 yıldır faaliyet gösteren Metsamor Santrali’nin etkileri ortaya çıkmaktadır. Iğdır’daki son durum ciddi bir değerlendirmeden yoksundur.Yetkililer, bu durumu araştırmalı, sonuçları dünya kamuoyuna duyurmalı ve aradaki korelasyonun ispatlanması durumunda uluslararası hukuk mekanizmasını harekete geçirmelidir.
3) Uluslararası Tepkiler
Santral yeniden çalışmaya başladığında, AB ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, bu duruma, bölge için tehlikeli olduğu gerekçesiyle itiraz etmişlerdir.[50] Azerbaycan ise santralin yeniden açılmasının yol açacağı ekolojik, askerî ve siyasî sonuçların araştırılması için Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na başvurmuştur.[51] Ayrıca, G-7 ülkeleri de konu hakkındaki endişelerini beyân etmektedirler. ABD’nin Erivan Büyükelçisi, Metsamor Nükleer Santrali’nin bölge güvenliği için bir risk oluşturduğunu söylemiştir. Hatta Ermenistan’ın Enerji Bakanı, santralin asla batı standartları seviyesine getirilemeyeceğini itiraf etmiştir.[52]
İlk açıldığı zamanlardaki tüm bu itirazlara rağmen, batı Ermenistan’a koşullu yardım paketleri ve güvenli arttırıcı teknik ve malî destek önermiştir. Çünkü, Ermenistan’ın içinde bulunduğu enerji krizinden dolayı, santrali kapatma isteklerinin -en azından hemen- uygulanmayacağını bilmektedirler. 1996 yılında Avrupa Birliği ve Ermenistan arasında imzalanan bir anlaşmaya göre, Ermenistan’a güvenliği arttırıcı önlemler alması için para yardımı yapılmıştır. Ermenistan da aldığı batı yardımlarına karşılık olarak, santrali 2004 yılında kapatacağını taahhüt etmiştir. Fakat son zamanlarda, Ermeni otoriteleri, Ermenistan alternatif bir yol bulamadığı takdirde santralin kapanmasının mümkün olmayacağını ve en az 2008 yılına kadar çalışacağını ifade etmektedirler. Ayrıca, ABD Enerji Departmanı, Ermenistan’a 18 milyon dolar, AB 11 milyon dolar malî destek sağlamıştır. Fransa, nükleer atıkların depolanma tesisleri için 40 milyon dolar, Büyük Britanya ise ek güvenlik önlemleri için 80 milyon sterlin ayırmıştır.[53] Tüm bunlar, Ermenistan’ın santrali yakında kapatacağı taahhüdü üzerinden yapılmaktadır. Ayrıca, açık kaldığı süre boyunca bir tehlike yaratmaması için güvenliğinin arttırılması gerekmektedir.
AB, son zamanlarda santralin kapatılması için yaptığı baskıları arttırmıştır.[54] AB, Metsamor Nükleer Santrali’nin yerine alternatif enerji üretim tesisleri yapılması için 100 milyon euro hibe edeceğini açıklamış, ama bunu 2004 kapatılma şartına bağlamıştı. Ermenistan ise Metsamor Santrali’nin kapatılmasıyla uğrayacağı zararın 1 milyar dolar olacağını ve bu zararı kapatıp yeni bir enerji tesisi kurmak için 100 milyon euronun yetmeyeceğini belirtmiştir. Mart 2002’de Enerji Bakan Yardımcısı, santralin 2008’e kadar çalışacağını beyan etmiştir.[55] Hatta 2016 tarihi bile telaffuz edilmektedir.
Bir diğer önemli konu ise, Ermenistan’ın Avrupa Konseyi’ne üye oluşudur. Ermenistan’ın Avrupa Konseyi’ne üyelik koşulları arasında Metsamor Nükleer Santrali’nin 2004’e kadar kapatılması şartı vardır. Ermenistan, 2001 yılında, santrali 2004’te kapatacağına dair teminat vererek Konsey’e üye olmuştur.[56] Ama bu sözünü hâlâ yerine getirmemektedir. Rusya ile 2003’te yaptığı, malî yönetimin devredildiği anlaşma santrali kapatma niyetlerinin olmadığını göstermektedir.
Azerbaycan, konuyu gerek UAEA’da gerekse Avrupa Konseyi’nde sıklıkla dile getirmektedir. Aynı oranda etkilenen ve konunun muhatabı olan Türkiye’nin hâlâ resmî makamlara başvurmamış olması şaşırtıcıdır. Ocak 2003'te Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu, fay hattı üzerinde bulunan Metsamor Nükleer Santrali'nin kapatılması için Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurarak dava açacaklarını söylemiştir. Fakat bu konuda hâlâ bir girişimde bulunulmamıştır.
Sonuç
Ermenistan’ın Metsamor Nükleer Enerji Santrali’ni açma kararı, bölgede siyasî dengeyle, Ermenistan’ın bölgedeki siyasî ve coğrafî konumuyla, Rus dış politikasıyla yakından ilgilidir. Rusya ve diasporanın etkisiyle, gerçek ihtiyaçlarını gözetecek bir dış politika izleyemeyen Ermenistan’ın bölgede izole olması, Rusya’ya her anlamda bağımlılığını arttırmış, yaşadığı ekonomik sorunları derinleştirmiş ve ciddi bir enerji krizinin ertesinde Metsamor Nükleer Santrali’ni yeniden açma kararını almasına yol açmıştır. Görünen o ki; Metsamor Santrali’nin kapanması Ermenistan’ın alternatif enerji kaynakları bulmasına, bu da dış politika vizyonunda bir değişikliğe bağlı. Fakat, Ermeni dış politikasına etki eden unsurların iradelerini ve kısırdöngü olan bağımlılık zincirini kırmak, bölgede bütün taşların yerinden oynaması anlamına gelmektedir. Metsamor Nükleer Santrali’nin önümüzdeki yıllarda kapanması ihtimalinin düşüklüğü buradan kaynaklanmaktadır. Fakat bu durum devlet kurumlarının ve sivil toplum örgütlerinin pasifliğine bahane değildir.
KAYNAKÇA
Hatem Cabbarlı, Bağımsızlık Sonrası Ermenistan-Rusya İlişkileri, (Ankara: ASAM yayınları, 2004)
Hatem Cabbarlı, “Bağımsızlık Sonrası Ermenistan’ın Enerji Politikası”, Avrasya Dosyası Enerji Özel, Cilt. 9, no. 1, (Bahar 2003), Ankara
John M. Gleason, ‘ The Decision to Reactivate a First-Generation Soviet Nuclear Power Plant: Conceptual and Decision-Analytic Frameworks’ , http://www.piercelaw.edu/risk/vol8/winter/Gleason.htm
Edmund Herzig, The New Caucasus Armenia, Azerbaijan and Georgia, (New York: Royal Institute of International Affairs, 1999)
Assist. Prof.Dr. Kamer Kasım, “Armenia’s Foreign Policy: Basic Parameters of the Ter-Petrosian and Kocharian Era”, Review of Armenian Studies, Volume 1, no.1, 2002, Ankara
Assist. Prof.Dr. Kamer Kasım, “Russian- Armenian Relations: A Strategic Partnership or Hegemonic Domination? ”, Review of Armenian Studies, Volume 1, no.2, 2003, Ankara
Karen Hovhannisyan, “Sustainable Development and Enegy Security in Armenia: A Step Towards Dilemma”, yüksek lisans tezi, Lund University, 2003
Ara Tadevosian, Armenia Leans East?, http://www.iwpr.net/index.pl?archive/cau/cau
“Buy, Russia, buy”, http://www.rosbaltnews.com/2003/10/13/64145.html
“Russia Plugs into Armenian Power Business”, http://www.rosbaltnews.com/2003/05/28/62720.html
“Armenian Intellectuals have mixed reactions to the The Russian-Armenian equity-for-debt deal”, http://www.armenianreporteronline.com/old/27072002/ar-equity.htm
“The Deadly Connection: Nuclear Power and Nuclear Weapons”, http://users.accesscomm.ca/kmactaggart/rgnns2.htm
“ Armenia: Reopening Metsamor ”, http://www.nti.org/db/nisprofs/armenia/bkgndrep.htm
http://www.nei.org/index.asp?catnum=3&catid=631
Sinan Ogan, Metsamor Santrali Türkiye için Tehlike Arzediyor, http://www.turksam.org/
Energy Overview of the Republic of Armenia, http://www.fe.doe.gov/international/Russia_and_Central_Asia/armnover.html